Orta Doğu’da Sıradaki Kriz Nerede?
ORTA DOĞU YENİ BİR EŞİĞİN EŞİĞİNDE: MISIR–ÜRDÜN UYARISI, İSRAİL’İN GENİŞLEYEN GÜVENLİK ALANI VE TÜRKİYE’NİN DENGE ARAYIŞI
Orta Doğu, uzun süredir alışık olduğu kriz döngülerinin ötesine geçen bir döneme girmiş durumda. Artık mesele tek bir cephedeki çatışma değil; birbirini tetikleme potansiyeli taşıyan çok sayıda fay hattının aynı anda gerilmesi. Gazze, Batı Şeria, Kızıldeniz, Lübnan sınırı ve İran bağlantılı dosyalar, bölgeyi dünyanın en kırılgan jeopolitik alanlarından biri hâline getiriyor.
Bu atmosferde Kahire’de bir araya gelen Abdel Fattah el-Sisi ile Abdullah II’nin verdiği mesaj, klasik bir diplomatik zirvenin ötesinde okunmalı. Bu görüşme, bölge ülkelerinin “bir sonraki patlamayı” öngörmeye çalıştığı bir hasar kontrolü hamlesi olarak öne çıkıyor.
İsrail’in güvenlik yaklaşımı neden tüm bölgeyi etkiliyor?
Son dönemde İsrail’in güvenlik doktrini, yalnızca kendi sınırlarıyla sınırlı bir savunma anlayışından uzaklaşmış durumda. Gazze’deki operasyonlar, Batı Şeria’daki uygulamalar ve bölgesel tehdit algısı, etki alanını genişleten bir güvenlik yaklaşımına işaret ediyor.
Bu durum, komşu ülkelerde şu sorunun giderek daha yüksek sesle sorulmasına yol açıyor:
“Bugün hedef başkasıysa, yarın kim olacak?”
Bu algı, fiilî saldırılardan bağımsız olarak bile bölgesel istikrarsızlığı büyüten başlıca faktörlerden biri hâline gelmiş durumda.
Mısır ve Ürdün neden aynı çizgide buluştu?
Kahire–Amman hattının ortak duruşu tesadüf değil. İki ülke için de bazı kırmızı çizgiler hayati nitelikte:
Zorla yerinden etme riski
Filistinlilerin Gazze veya Batı Şeria’dan çıkarılması ihtimali, Ürdün için demografik ve rejim güvenliği, Mısır için ise sınır güvenliği ve iç istikrar anlamına geliyor. Bu nedenle iki liderin bu başlıktaki kesin ret vurgusu, retorikten çok ulusal güvenlik refleksi olarak okunmalı.
2 Devletli çözüm vurgusu
1967 sınırları ve Doğu Kudüs başkentli bir Filistin devleti çağrısı, hem diplomatik zemini koruma hem de uluslararası meşruiyet çerçevesini kaybetmeme amacı taşıyor. Mısır ve Ürdün için bu söylem, kontrolsüz tırmanmayı frenleyen bir çıpa işlevi görüyor.
Rafah geçişi: Diplomasinin bittiği yerde gerçeklik başlıyor
Rafah Border Crossing, bölgedeki krizin en somut düğüm noktalarından biri. Yardımın girip girmemesi, yaralıların tahliyesi, sivillerin geçişi gibi hayati meseleler bu kapıya bağlı.
Bu nedenle Mısır, yalnızca diplomatik bir aktör değil; krizi fiilen yöneten ülke konumunda. Ürdün ise insani yardım hatları ve uluslararası koordinasyonun ana taşıyıcılarından biri. Bu ikili yapı, Kahire–Amman hattını masada vazgeçilmez kılıyor.
Türkiye bu tabloda nerede duruyor?
Türkiye’nin pozisyonu, Mısır ve Ürdün ile amaç birliği, ancak araç farklılığı içeriyor.
İlkesel düzeyde ortaklık
Ankara da:
* iki devletli çözümü,
* sivillerin korunmasını,
* zorla yerinden etmeye karşı duruşu
net biçimde savunuyor. Bu yönüyle Türkiye, Kahire ve Amman ile aynı politik zeminde duruyor.
Operasyonel düzeyde farklılık
Türkiye, Rafah gibi fiilî geçiş noktalarını kontrol etmiyor. Bu nedenle etkisi:
* diplomatik baskı,
* insani yardım diplomasisi,
* uluslararası kamuoyu mobilizasyonu üzerinden şekilleniyor.
Bu fark, Türkiye’nin rolünü zayıf değil; farklı ve tamamlayıcı kılıyor.
Bölge neden “her an sıçrayabilir” durumda?
Bugün Orta Doğu’da risk şu üç unsurdan besleniyor:
* Askerî tırmanma eşiğinin düşmesi
* Yanlış hesaplama ihtimalinin artması
* Bir krizin diğerini tetikleme potansiyeli
Bu ortamda tek bir hava saldırısı, tek bir sınır ihlali ya da tek bir yanlış siyasi mesaj, zincirleme sonuçlar doğurabiliyor.
Önümüzdeki döneme dair gerçekçi senaryolar
Kontrollü gerilim (en olası)
Ateşkesler kırılgan şekilde sürer, ihlaller olur, yardım akışı zaman zaman kesintiye uğrar. Bölge ülkeleri günü kurtaran kriz yönetimiyle ilerler.
Bölgesel sıçrama (en tehlikeli)
Batı Şeria veya sınır hattındaki bir olay, başka cepheleri tetikler. Deniz ticareti, enerji hatları ve fiyatlar etkilenir. Türkiye bu senaryoda ekonomik ve güvenlik baskıyı daha yoğun hisseder.
Kademeli diplomatik pencere (zor ama mümkün)
Yardım ve tahliye düzeni oturur, yeniden inşa süreci konuşulmaya başlanır. Bu senaryo için sahadaki tansiyonun eşzamanlı düşmesi gerekir.
Bu bir barış hamlesi değil, çöküşü erteleme çabası
Kahire’deki Mısır–Ürdün zirvesi, barışı ilan eden bir adım değil; felaketin büyümesini önlemeye yönelik bir savunma refleksi. İsrail’in güvenlik politikalarının yarattığı geniş etki alanı, bölge ülkelerini “bugünü değil, yarını” düşünmeye zorluyor.
Türkiye ise bu tabloda, sahadaki anahtarları tutmayan ama diplomatik ve insani ağırlığıyla denge kurmaya çalışan aktörlerden biri olarak öne çıkıyor. Önümüzdeki haftalar, bu denge arayışının başarılı olup olmayacağını gösterecek.